torna konuşmaları #2
Merve Kaptan ve İrem Günaydın arasında

İrem ile birlikte Şubat 2015'te iki farklı mekanlara yerleştirmiş 'Hatırlatıcı' isminde bir sergi üzerinde çalıştık. Mekanlardan biri torna, bir diğeri de Avrupa yakasında torna'ya benzer bir pasaj içindeki bir odaydı. 'Hatırlatıcı' hakkında konuştuk.

'Hatırlatıcı' sergisini burada görebilirsiniz.

---

 

İREM: Başlıyorum Merve. Gerçi burada yazacağım şeyleri az çok biliyorsun.

Önümde defterim var, Temmuz ayından beri sadece bu işle ilgili tutmakta olduğum defterim. Nasıl başlasam diye bir açıp baktım en baş kısmına ve ilk karşıma çıkan şey “Cardiac- Related to Heart/ Kalp Cor Kalb Kardia” oldu.

Dedemlere yaptığımız bir aile ziyaretinde bir defterle karşılaştım. Dedemin kalp ameliyatı sonrası edindiği ve hangi gün yarım hangi gün tam dozda ilaç alması gerektiğini ona hatırlatması için tuttuğu bir defter. Daha sonra o eve gide gele dedemin o deftere yaklaşım biçimine epey aşina oldum. Koltuktan çekmeceye yürümek, defteri çekmeceden çıkarmak, insanlara bugün hangi gündü diye sormak, yazmak, takip etmek, üzerini çizmek, defterle işi bittiğinde çekmeceye geri koymak eylemleri günde belki 8-10 kez tekrarlanıyordu. İlacı 8-10 kez içmesi gerektiği için değil, bunu bir takıntıya dönüştürdüğü için. Ben de defterin içinden birkaç sayfa ödünç alıp onları saklamaya karar vermiştim. Çok sonra, okul bittikten sonra, ben İstanbul’a döndükten sonra, havalar çok ısındıktan sonra, Leyla (Gediz) ile atölyesini paylaşmaya başladıktan sonra, ben bu kağıtlarla iş yapmaya karar verdim.

Peki senin işe donelim şimdi, onun geldiği yer neresi?

MERVE: Aklıma geldi bak, Nazım Hikmet’in kendi sesinden kaydedilmiş bir CD’sini dinledim geçen gün. Bedri Rahmi ile birlikte kaydediyorlar. İlk şiirini okumaya başlamadan önce Hikmet soruyor ‘Başlayayım mı üstad?’, Bedri Rahmi de yanıtlıyor: ‘Başla reis!’. Çok hoşuma gitmişti. İyi ki bu bölümü silmemişler demiştim içimden. Bizim konuşmamız da böyle başladı sanki!

Neyse… Tanık olduğum bir olaydı. Yıllardır üzerinde yürüdüğüm yollardan birine bir adam düştü bir gün, oradaki apartmanın terasından atlamış. Vücudunun yarısı kaldırıma, yarısı bir arabanın üzerine çakılmış. Garip bir şey. Birisi hemen orada kendini öldürüyor, sen kafandaki başka başka konularla atölyene gidiyorsun, sonra da unutuyorsun yerde parça parça olmuş adamı.

İşlerimde önemli bir şeyi - kişisel ya da genel - saçma sapan romantik ve duygusal bir şekilde değil de, kelimeleri olduğu gibi kullanıp, direk söyleyebilmeyi nasıl beceririm, buna çalışıyorum. Örneğin bir çocuk böyle ciddi bir olayı nasıl anlatır? Kelime hazinesi zaten az, olayların neden ve nasıl olduğu konusunda bilgisi az. Beyaz ceketli adamlar kimler, birisi neden camdan atlasın da böyle bir şey olsun. Kelimeleri çok özenli seçiyorum, benim için önemli bu. Örneğin, atladı yerine düştü demek çok başka. Bu kadar büyük bir olay bu kadar sadeleşince de, fark ettirmeden okuyanın midesine vuruyor bence. Bu rahatsızlığı yaratmaya çalışıyorum.

Sende de var kelimeler; ve benim çok sevdiğim, üzerine düşündüğüm 'tekrar'. Tekrardan bahsedelim mi?

İ: Elimdeki kağıtları büyütüp küçültüp farklı yüzeyler üzerine basarak denemeler yaptım. Bunlar şekile dair tekrarlardı. Bu deneme dönemi epey sürdü. Dedemin kağıtları üzerinde var olan ‘yarım’ ve ‘tam’ lar yerlerini benim yüzeylerimde ‘bir kere daha’lara bıraktı. Neden sonra fark ettim ki bu kağıtlarla beraber dedemin onlara olan saplantısını da ödünç almışım. Durumu içselleştirmişim herhalde. Yani kağıtları basarak tekrar etmenin yanı sıra dedemin yaklaşım biçimini de tekrar ettim diyebilirim.

M: Bu kadar denemelerinden sonra sergilemek üzere yine limitli bir sayıda basılı kağıtta karar kıldın, bu takıntılı tekrarı kontrole çevirdin. Ama o takıntıyı ses yerleştirmende veriyorsun bize. Ses kaydının tam olarak nerede bitip nerede başladığı anlaşılmadığı için de, sürekli kendini tekrarlayan, sonra da rahatsızlık verici - ki burada 'rahatsızlık' kelimesini en heyecan verici şekilde kullanıyorum!, bir duyma eylemine ve deneyimine dönüşüyor iş. Senin de dediğin gibi dedenin takıntılı alışkanlığını sen devralıyorsun gibi. Bu çok hoşuma gidiyor. Sanki dede torun garip bir ritüeldesiniz.

İ: Bence izleyicinin bu işi ille de benim deneyimlediğim gibi deneyimlemesi gerekmiyor ve bu pek mümkün değil zaten. Ses parçası ise benim için bir çeviri özelliğini taşıyor. Bu kağıtlardaki dilin ve yazılı ritmin ses mecrasında bir dile ve işitilen bir ritme nasıl çevirilebileceğiyle ilgili aslında. Aslına ne kadar sadık kalabilirim diye tekrar tekrar üstünden geçtiğim, en yakınına ne kadar yaklaşabilirim diye kendi limitlerimi zorladığım bir süreç oldu. Ses dosyasının içindeki metin ise Alain Robbe-Grillet’nin ‘Labirentte’ kitabından bir pasaj. Bu metnin bu iş içerisinde iki tane önemli rolü var benim için. Birincisi, bu metnin ses kazandığı zaman kafamın içerisinde açtığı oda ve bu odanın halihazırda var olan bir oda içerisinde nasıl görünmez alanlar açabileceği. İkincisi de metnin içindeki tarif edilen odanın sanki yaşlı veya görme engelli birisine tarif edilebilecek oluşu.

M: Kullandığın Grillet metni bu: Şifonyerden masaya altı adım: şömineye üç adım, sonra bir üç adım daha. Masadan yatağın köşesine beş adım; yataktan şifonyere dört adım. Şifonyerden masaya giden yol tam düz değil: şöminenin yanından küçük bir kıvrımla geçiyor. Rafın üzerinde bir ayna var, büyük, dikdörtgen bir ayna, duvara asılı. Yatağın ayakucu hemen karşısında.

Bu paragraf direk Macar yazar György Lukács'ın bahsettiği description-narration (tarif etme - anlatma) tanımlamasındaki ayrıma denk geliyor. Olayı o kadar detaylı tarif ediyor ki, o sahne, kaskatı bir heykel gibi okuyucunun karşısında dikiliyor. Ben de kendi işimde bunu yapmaya çalışıyorum. Normalde yazılarımın son halleri ses yerleştirmeleri olarak tamamlanıyor. Kağıtta olan yazı, insan aracılıyla sese dönüşüyor. Sesin sergilendiği mekanda iki boyutlu bir cisme dönüşümünü seviyorum. Sesin çıkardığı ritimden çok, kelimelerin dinleyici ile oluşturduğu ilişkisi ilgimi çekiyor. Ama bu sefer insanlar sokakta yürürken birdenbire karşılarına çıkan bir yazı olsun istedim. Sanki orada biri durmadan aynı sözü tekrar ediyor, bir şey anlatmaya çalışıyor, ama sessiz. Okuman lazım. Okumazsan kaçırıyorsun bu sesi.

İ: Hazır sen yukarıda 'tarif etme' konusunu açmışken; Alain Robbe-Grillet neredeyse her romanında kişiler yerine eşyaları romanlarının merkezine koyuyor ve son derece detaylı bir anlatımla bu eşyaları betimliyor. Fakat bu metinle şeyler bir üst basamağa taşınmış gibi. Bu metin, ‘Labirentte’ kitabının bir sayfasının ortasında öylece yer almış, kendinden önce ve sonra yazılan kısımlarla pek bir bağlantısı yok gibi. Bir nesir (prose) gibi. Öyle başı boş yani… Kitabın bütününde her ne kadar belli belirsizlik olsa da, iki, üç karakteri az çok biliyoruz . Kitabi okurken bu kısma geldiğimde orada bir oda buldum, yazarın anlık bir bakış atıp bıraktığı bir oda. Bütün bu kalp ameliyatı, kağıtlar, çeviri, metin, dil, ses, yarım/tam’lar galiba o odanın çatısı altında toplandı.

Ses ve dil demişken, Freud, Der Witz (Jokes and Their Relation to the Unconscious, 1905) kitabında dilin plastik olduğundan ve bununla her şeyin yapılabileceğinden falan bahseder. Senin işi ilk gördüğümden beri aklıma hep "sound-image" ve şaka kavramları gelip gidiyor. Biri bir şaka yaptı mı onu algılamadan sadece güleriz ve vücudumuz libido salgılar, algılamadığımız için hemen unuturuz. Ama üzerimizde bir etkisi kalır ya… Senin metin için de aynı şey geçerli bence; gördüğümde bir ses gibiydi, öyle vurdu geçti. Uzaklaştığımda ise hatırımda kalan tek şey belli belirsiz bir imajdı.

M: Evet, benim de yukarıda ‘kelimelerin sesli okundukları zaman iki boyutlu bir şekil almaları’ demem, bu anlamdaydı; sesin (buna okurun bir şey okurken kafasının içinde oluşturduğu ses de dahil) başka bir şeye, hatırda kalan bulanık bir görsele dönüşmesi.

İ: Bir de tabi sergimizin ismi… ‘Hatırlatıcı’ inanılmaz bir kelime, bütün bu konuştuğumuz ses, yazı, dil, çeviri bağlamlarının bir tamamlayıcısı gibi! Türkçe bir kelime olmasına rağmen başka bir dilden çeviri gibi geliyor kulağımıza.

M: Evet, benim için hala soğuk bir kelime ‘Hatırlatıcı’, bu dediğin sebepten dolayı belki de. Fakat bu yarattığı mesafe, işlerin kendi ayakları üzerinde durmaları için yararlı bir şey bence.

İ: Merve biraz da paralel sergi yapma fikrinden bahsedelim mi?

M: Senin büyük bir yere ihtiyacın vardı, benimse kamusal bir alana. Dediğim gibi, kelimeler insanların önlerine çıksın istedim. Ama çok bariz ve ortalık bir şekilde değil, daha mütevazı, utangaç bir şekilde. torna'yı seçtim, çünkü kapalı bir alan olsa bile, klasik bir sergi alanı değil. Senin kullandığın odaya da bu yüzden benziyor. Pasajdan bir sürü insan gelip geçiyor gün içerisinde, ve neredeyse kimsenin sanatla hiçbir ilgisi, alakası yok. Ama herkes Türkçe okuma yazma biliyor! Bu yüzden kelimelerle bir şekilde ilişki kurabiliyorlar. Peki sen? Sen de bir pasajdasın, ama torna'dan çok farklı bir yer orası. İşleri iki ayrı yerde göstermemiz çoğu kişiye garip gelebilir. Benim hoşuma gidiyor. Hem ayrılar, hem de bahsettiğimiz bağlar var aralarında. İki iş de yalnız kalınca daha iyiler.

İ: Ben bu odayı ilk bulduğumda işimi burada göstermek istiyorum dedim. Baskıları sıralı bir şekilde üzerine alabilecek kadar uzun bir duvarı ve bana eski hastaneleri anımsatan büyük pencereleri vardı.